• Tenet

    Tenet

    ”Christopher Nolan yıllardır saplanmamaya çalıştığı klişe çukuruna maalesef sonunda düşmüş ve dünyanın sonunu getirmeye çalışan kötü insanların (adamların değil, eril dilden kurtulmak lazım) ve onları durdurmak için hayatlarını riske atan, kalpleri de yüzleri kadar temiz, cesur yürekli meleklerin olduğu bir Görevimiz Tehlike filmi çekmiş. E tabii, Tenet’ı Görevimiz Tehlike serisinden farklı kılacak bir temas için de bilim-kurgu elementlerini kullanmış. Fakat bu uğurda yolunu öyle bir kaybetmiş ki, karakterlerinin gelişimlerini ihmal etmiş, üstüne üstlük hikayesinin özensizliğini örtmek için aksiyona sarılmış, nihayetinde de dünyayı kurtarmış ama filmi kurtaramamış.”

    Yazının Tamamı İçin: fikrisinema.com/tenet/

  • Mary Shelley's Frankenstein

    Mary Shelley's Frankenstein

    “Daha önceki birçok Frankenstein uyarlamasında yaratık, detaya inilmeden kötücül bir canlı olarak perdeye aktarılmıştır. Fakat Branagh’ın uyarlamasında Yaratık’ın, baba dediği yaratıcısı tarafından yalnız bırakılması ve istediği bir parça sevgiden mahrum edilmesi romana paralel bir şekilde işlenmiştir. Victor onu terk ettikten sonra Yaratık kendi çabasıyla hayatta kalmaya çalışır fakat çirkin bedeninden dolayı toplum onu reddeder, ona zarar verir ve karanlığa sığınmaktan başka hiçbir şey gelmez elinden.“

    Yazının Tamamı İçin: fikrisinema.com/mary-shelleyden-frankenstein/

  • Family Romance, LLC

    Family Romance, LLC

    “Aile Saadeti, LTD” toplum içinde görünmez olmak için, küçük bir kamera ve küçük bir ekiple çekilmiş küçük bir film. İzleyiciye önemli sorular soran ve farklı bir dünyanın kapılarını açan bu film farklı yönetmenlerin eline düşseydi çok daha büyük bir film olabilirdi fakat Herzog’u -her ne kadar kolay yolu seçmiş gibi görünse de- özel kılan sinemaya sunduğu farklı bakış açısı ve cesur kararları. Yönetmenin en iyi filmi olmadığını düşünsem de fanatiklerinin Herzog gözlüklerini takarak ve onun nereden geldiğini bilerek “Aile Saadeti, LTD”yi sevebileceklerini düşünüyorum.“

    Yazının Tamamı İçin: fikrisinema.com/aile-saadeti/

  • The Big Blue

    The Big Blue

    ’’Birbirine zıt karakterdeki iki dalgıcın, mavi suların derinliklerindeki dostluk, rekabet ve melankoli dolu öyküsünü konu edinen The Big Blue (Derinlik Sarhoşluğu) (1988), Fransız yönetmen Luc Besson’un sinema kariyerindeki ilk ve en kişisel filmlerinden biri. Ebeveynleri dalgıç eğitmeni olan, bu nedenle dünyanın çeşitli ülkelerini gezen Luc Besson çocukluğunda deniz biyolojisiyle ilgilenmek, yunus-bilimci olmak istiyordu. On yedi yaşında geçirdiği talihsiz bir kaza sonucu bu hayalleri yarıda kaldı ve sinemaya yönelerek genç yaşında The Big Blue’nun senaryosunu yazdı. Film, serbest dalışta dünya rekorları…

  • Never Let Me Go

    Never Let Me Go

    19. yüzyıl ile birlikte hayatımıza giren distopya kavramı, bizlere daha karamsar bir gelecek tasviri sunuyor. Distopya türü eserler 20.yüzyılda daha da popüler hale gelerek, edebiyat, sanat, sinema gibi pek çok alanda karşımıza çıkmaya başlıyor. Örneğin Aldous Huxley tarafından kaleme alınan Cesur Yeni Dünya adlı eser, üreme teknolojisi, uykuda öğrenim gibi pek çok teknolojik gelişme ile bizi farklı bir evrene götürür. Kazuo Ishiguro‘nun aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Never Let Me Go (Beni Asla Bırakma) ise, bizi alışkın olduğumuz yükselen binalar,…

  • Thelma

    Thelma

    1484’de Henry Kramer ve James Sprenger adında iki aklı evvel rahip tarafından yazılan ve çok değil henüz çeyrek asır önce dünyanın döndüğünü kabul eden Katolik Kilisesi’nin onayıyla basılan ‘Malleus Maleficarum’ yayına hazırlandığında ortada ne böyle bir kavram ne de bir kadın hareketi vardı. Orta çağ karanlığında “cadı” diye kadını şeytanileştirip katletmeyi tarif eden bu neşriyat, kadınların kaç derecede pişirilmesine değin bilgiler içeriyordu. Joachim Trier’in Thelma’sının referansları da bu teolojik çürümeye dayanıyor.

    Yazının tamamı için: fikrisinema.com/thelma/

  • The Goldfinch

    The Goldfinch

    Donna Tartt’ın Pulitzer Kurgu Ödülü alan aynı isimli romanından uyarlanarak John Crowley’in beyaz perdeye aktardığı The Goldfinch (2019) filminde, Metropolitan Sanat Müzesi’nde bir patlama sonucu annesini kaybeden 13 yaşındaki Theo’nun öyküsü anlatılır. Çoğu eserin zarar gördüğü, birçok kişinin öldüğü bu patlamadan sağ kurtulan Theo’nun, müzenin yıkıntılarından aldığı Saka Kuşu tablosuyla bağ kurmasının arka planında neler yattığı ve tablonun metaforik unsurları film boyunca gözler önüne serilir.

    Yazının tamamı için: fikrisinema.com/saka-kusu/

  • Martin Eden

    Martin Eden

    Jack London’un 1909’da basılan “Martin Eden” romanı, estetik bir sinematografi ve entelektüel diyaloglarla Pietro Marcello tarafından İtalya’ya özgü olarak beyaz perdeye uyarlandı. Zaman ve mekân açısından romandan bazı farklılıkları olan film, sınıf çatışması ve sınıflar arası geçiş kavramlarını Martin adlı genç bir denizcinin bakışından ortaya koyuyor.

    Yazının tamamı için: fikrisinema.com/martin-eden/

  • Spring Breakers

    Spring Breakers

    Gummo, Julien Donkey-Boy ve Trash Humpers gibi filmlerin de yönetmeni olan Harmony Korine imzalı 2012 yapımı suç draması Spring Breakers, dört kız arkadaşın bahar tatiline odaklanıyor. ‘’Bahar tatili’,’ biz aşina olmasak da Amerikan kolejleri için her sene martta veya nisanda gerçekleşen bir haftalık tatil demek. Bu hafta, tatil beldelerinin kolejlilerle dolup taşması da demek. Korine, bu ritüeli ve gerçekleştiği mekanları kullanarak vahşi ve renkli bir film ortaya çıkarıyor. Filmi tek bir türün çatısı altına sokmak ise mümkün değil. Suç, dram ve coming of age birlikte görülüyor.

    Yazının tamamı için: fikrisinema.com/bahar-tatili/

  • Fire Will Come

    Fire Will Come

    Sene 1989, yer Galiçya’nın kuytu bir dağ köyü. Film, İspanyol kırsalında orman yangınları çıkarması sebebi ile mahkum edilen ‘’piromanyak’’ Amador’un hapisten çıkmasıyla başlar. Aslında bu sebep ve sıfat filmdeki şartlı tahliye memurları tarafından bize söylenenlerdir. Amador bir kundakçı mı, piromanyak mı, gerçekten bilmiyoruz. En azından film bize bir kanıt sunmuyor, cezasını çekmiş olsa da. Ama adıyla da bir yangın kehanetinde bulunuyor ve izleyiciye bu yolla bir yem bırakıyor. Film, üzerinde hep bu gölgenin gerginliğini taşıyor.

    Yazının tamamı için: fikrisinema.com/fire-will-come/

  • The Lighthouse

    The Lighthouse

    2015 yılında Cadı ile sinema dünyasına giriş yapan yönetmen Robert Eggers’ın erkek kardeşi ile senaryosunu yazdığı Deniz Feneri, Edgar Allen Poe’nun aynı isimli öyküsünden ilham alınarak kurgulanmıştır. Poe’nun son eseri olarak bilinen öykü, yazarın ölümü nedeniyle yarım kalmıştır.

    Eggers’ın hikayesinin çıkış noktası Poe’nun tamamlanamayan kısa öyküsü olsa da filmin senaryosunun birçok edebi eserden referans alınarak yazıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Yazının tamamı için: fikrisinema.com/deniz-feneri/

  • One-Way to Tomorrow

    One-Way to Tomorrow

    Film “Me and My Baby” isimli şarkıyla açılıyor ve biz Dilan Çiçek Deniz’in canlandırdığı Leyla karakterini konvansiyonel olmayan bir aspect ratio ile izlemeye başlıyoruz. Birkaç saniye sonra ekranda büyük ve dikkat çekici “1. Bölüm” yazısı beliriyor. Film iki dakika içerisinde verdiği stilistik kararlarla konvansiyonel olmak istemediğini izleyiciyle belli ediyor. Kendi kendime “Harika! Sonunda stilistik kararlar veren bir film!” diyorum fakat bu düşüncemin pozitifliği kısa ömürlü oluyor çünkü bazı kararlar ne kadar stilistik olursa olsun doğru yerde kullanılmadıklarında komikleşebiliyorlar. Leyla ve…